30 Mayıs 2017 Salı

Cilt Bakım Zamazingom


Eminim başlığı görünce panik olup "sen de mi Brütüs" diyerek aktüel bloggerlıktan makyaj bloggerlığına yatay geçiş yaptığımı sandınız. Nede olsa bu aralar Instagram'da herkes moda ya da makyaj bloggerı. Tabii bir yolda epey heder olan insanda var. Ancak içinizi ferah tutun çünkü makyaj bloggerlığına henüz soyunmadım. Ancak Türkiye'nin ileri gelen kozmetik alışveriş marketinin sosyal medya hesaplarını yönetince cilt bakımıdır, makyajdır, kozmetiktir iyice master degree de olmadım değil. Bir makyaj ikonu, influencer olamasam da kendi çapımda epey bir bilgi edindim diyebilirim. Sonra dedim ki bunları blogta neden paylaşmıyorum. Hem de ileride dönüp okuyabileceğim bir kaynak olur elimde fena mı?

Yaptığım işten mütevellit kişisel bakım sektörüyle boğuşurken, düne kadar makyaja dair hiç bir şey bilmediğimi de farkettim. Kozmetik ve cilt bakımı konusunda 27 sene boyunca cahiliye dönemindeymişim resmen. Şimdi hangi kozmetik markası iyi, nasıl kullanılır, içeriğinde ne olmalı ne olmamalı epey bir aydınlandım. Kendime ve bedenime duyarlı hale geldim.

Kozmetik, kişisel bakım derken, çok geç olmadan ve yaş 30'a doğru yaklaşmışken cildin daha fazla ilgi beklediğini de farketmiş bulundum. Daha gündüz - gece kremlerini sürekli kullanmasam da kendimi bu süreçlere yavaş yavaş alıştırmaya başladım. Zira cilt yaşlanınca bir daha geri dönüşü olmayacağını artık farkındayım. Ayrıca tüm gün makyaj ve cilt bakımı konusunda post paylaşırken, teoriyi pratiği de dökmeden olmazdı hani. 

Şimdi sıra geldi başlığın hakkını vermeye... Günlük cilt bakım rutinime gelirsek; işten gelir gelmez makyajımı siliyor (gün içerisinde tek makyajım; pudra, göz kalemi, eyeliner, allık, ruj) , cildimi makyaj temizleme jeli ile yıkıyorum (elbette bitkisel ürünlerle), arındırmadan sonra kendime ait yüz havlumla yüzümü kuruluyorum. Toniğimi uygulayarak nemlendiricimi sürüyorum. Bu aşamalarda en önem verdiğim şey ise bitkisel ve cildime en az düzeyde zarar verecek ürünlerle bu işlemleri gerçekleştirmek. Cildim kurumasın diye sabun içermeyen cilt temizleme ürünleri favorim. Cilt tipine göre ürün seçmekte ayrıca önemli. Zira yanlış ürün sonucu yüzünüzün sivilce tarlasına dönmesi kaçınılamaz. Cilt bakım ürünlerinde sürekli kullandığım bir ürünüm yok, Bee Beauty, Himalaya Herbals, Dirty Works, Clinique, Garnier bugüne dek kullandığım bazı markalar. Bu aralar ise Yves Rocher cilt bakım ürünlerini keşfe çıktım. Öncesinde toniklerini kullandığım markanın şu aralar cilt bakım kremlerine kafayı taktım. Ürünlerin bitkisel olması; renklendirici, paraben içermemesi en sağlıklı tarafı. Gönül rahatlığıyla kullanabiliyorum. Diğer yanda her cildin yapısına uygun bir ürün seçeneği mevcut. Cildiniz benim gibi karma, sadece t bölgeniz yağlı, diğer bölgeleriniz özellikle duştan sonra kupkuru oluyorsa Yves Rocher ürünlerine siz de bir göz atın derim. Cildi nemlendirirken yağlandırmıyor, bitkisel özlerle rahatlatıyor, Sağlıklı, genç ve zinde bir görünüme kavuşturuyor. Özetle tavsiye edebileceğim markalardan.

Gelelim sizlere. Pekii bu aralar hangi cilt bakım ürünleriyle haşır neşirsiniz? Sizlerden de cilt bakım tavsiyeleri almak isterim, Haydi bakalım pamuk eller yoruma.





9 Mart 2017 Perşembe

Güneş Gözlüğüm Olmadan Asla


8 Mart'a yetişemesem de uzun bir aranın ardından işte tekrardan burdayım.

İş yoğunluğundan ancak kaçıp bloğa sığınabildim. İşimiz yazmak olunca bloğa az mesai düşer oldu. Arayı kapatmayı kafama koydum. Umarım eyleme de dökebilirim.

Dün 8 Mart'tı malumunuz. Niyetim iki kelam etmekti lakin güne yetişemedim. Geçmiş de olsa herkesin buradan kadınlar gününü kutluyorum. Hoş kadınlar günü de neymiş, kadın bir gün değil her gün özeli savunanlardanım. Kadrimizi, kıymetimizi bilene. Çok değil, sokakta, işte, evde, okulda kısacası her yerde ve her zaman diliminde insanca tavırlara maruz kalabildiğimiz ve saygı duyulduğumuz, değer verildiğimiz bir dünya düşlüyorum. Bir çok hem cinsim gibi.

Benim 8 Mart'ıma gelirsek standart bir gündü diyebilirim. Neyse ki bana saygı duyan ve gerçekten saygı duyan bir patronum, iş arkadaşlarım ve eşim var o şanstan şanslıyım. Her günüm 8 Mart'ı aratmıyor.

Diğer yanda kadınlar gününde kimseden hediye gelmemesi ihtimalini de düşünerek (demeti geçtim bir dal çiçek bile gelmedi) az biraz da şeytana uyarak kendimi ilk kez 8 Mart'ta şımarttım. Kendime en havalısından bir güneş gözlüğü satın aldım. Doğum günümde yaklaşmışken altın vuruşluk bir hareket oldu. Ayrıca bahar geldi, güneş yüzünü göstermeye başladı malum. Ben de İzmir'den İstanbul'a konar göçer biri olarak, İzmir kadının birincil aksesuarı gözlük olmadan yapamayanlardanım. Anadan kıza geçen bir gelenek de aynı zamanda. Sağlık açısından da gözler ileri derecede miyop ve kontakt lens de kullanınca güneşin zararlı ışınları açısından gözlük dört mevsim zorunluluk benim için. Bütün gün ofiste aylak aylak online alışveriş sitelerinde gezerken, en büyük ihtiyacım olan güneş gözlüğü almakta karar kıldım. Ardından online optikleri gezmeye başladım. Okuduğum blog yazıları, tüketici yorumları sonucu Atasun Optik'te karar kıldım. Birçok  model arasından seçim yaparken epey zorlandım ancak Atasun Optik'teki Ray-Ban'leri görünce işim daha da kolaylaştı. İncelemelerimin ardından gözümün efendisini buldum sonunda. Hemen siparişimi verdim. Aldığım gözlük başta yüzüme gider mi diye endişe duysam da modeli yüzüme cuk oturdu. Başarılı ambalajlanması ve kısa sürede ulaşan kargo servisi ile de gönlüme taht kurdu. Erkek, kadın, çocuk hatta outlet için bile onlarca model mevcut. Hediye için de tercih edilebilcek türden. Benim modele şuradan ulaşabilirsiniz. Söylemesi ayıp bir de indirime denk gelince, benim için en güzel 8 Mart hediyesi oldu.

Peki sizin 8 Mart'ınız nasıl geçti? Neler yaptınız? İndirimleri fırsat bilip neler aldınız?







Evlilik Level'ları

Başlığı okuyunca level da neymiş ayol dediğinizi duyar gibiyim. E tabi mevzu evlilik olunca kelime olarak seviye pek naif ve yetersiz kalıyor. Evlilik dönemi öncesinde ve ardından atlattığınız her aşama adeta prensesine kavuşmaya çalışan Mario'nun zilyon tane atladığı level gibi. Kavuşmakla da iş bitmiyor. Mario prensesine kavuşuyor ve mutlu son oluyor ya akabinde hangi olaylar gerçekleşiyor kimse bilmiyor. Prenses gerçekten Mario'yu sevecek mi, prensesin babası onu Mario'ya ya verecek mi, prenses Mario'nun kıt kanaat işçi yaşamına alışabilecek mi, Mario ile komşularıyla piknik yapıp mangal yakmaya giden prenses ormanda level boyunca oyunu zorlaştıran zehirli mantarcıkları yiyip, ölecek mi? Evlilikte de her geçen gün adeta Mario oyunu sonrası gibi. Bir araya gelip evlenene kadar bilmem kaç seviye atlamanız gerekirken, evlendikten sonra da levellar birmiyor. Akabinde olacaklar ise sürpriz, Mario'nuz ile sizin aranızda.

Bu konuya nerden esti de geldim derseniz geçtiğimiz günlerde evlilikte 1,5 yılı doldurmamızla evlilik aşamalarını kaleme alasım geldi. Evlilik doğru insanı bulunca iyidir hoştur ancak ilk aylarda anlaşılmayan ancak ardından giderek artan sorumluluklardan bahsetmek lazım. Benim gibi ailesi tarafından çok da suya sabuna dokunulmadan büyütülmüş (bu kısmın soundtracki prensesler gibiydim ben anne evinde...) ve aile evinden ancak evlenince çıkan biriyseniz hayatı evlenince öğreniyorsanız. Düne kadar gözünüze koca kadın işi gibi gözüken perde yıkama, dolma doldurma, hamur işi yapma (poğaça, kek ve kurabiye ötesine geçemedim henüz), misafir ağırlama gibi meziyetler bir bakmışsınız ki zorunluluk haline gelmiş. Zira yanıbaşınızda yardımınıza koşacak, size dolma yapacak (en başta sizin canınız çekiyor) bir aile ferdiniz yoksa her şeyi düşe kalka, deneye yanıla öğreniyorsunuz. Diğer yanda eskiye nazaran kendimi çok daha şanslı hissediyorum. Sobalı evlerde, yıkama bezlerle büyütülen bir nesil olarak çok daha iyi durumum. Bu aşamada hem meslek hem de gündelik hayatta bolca ekmeğini yediğim internet benim için çok büyük nimet. İnternet denen bilgi deryasında kumaş paltolon nasıl ütülenir, yemek nasıl yapılır, perde nasıl yıkanır her şeyin cevabı var şükürler olsun ki. Aynı zamanda her şeyin makinasının olması da ayrı rahatlık. Eskileri düşünüp, hayıflanmayı keselim bence.

Gelelim yemek mevzusuna. Evlenince en çok dışardan gelince evde sıcacık yemek bulmanın ne denli güzel bir şey olduğunu anlıyorsun. Burun kıvırdığın bamya bile gözünde oluyor ilah.

Yemek bilmiyorsan ya da az biliyorsan, öğrenmek bir zorunluluk. Yemek yap diyen bir eşin olmayabilir ancak her gün hazır yemeye ne para dayanır, ne de bünye. Ben de ilk zamanlar çalışmamanın da verdiği bolca zaman dilimiyle epey mesaimi mutfakta harcadım diyebilirim. Çorbadır, zeytinyağlıdır, hamur işidir ufaktan denemelere başladım. Bu aşamada yemek üzerinde yazan bloggerlardan İdil Tatari, yemek programları (Arda'nın Mutağı, Refika'nın Mutfağı), yemek mobil uygulamaları (Kitchen Stories) ve yemek web sitelerinin oldukça yardımı oldu. İşe başladığım günden beri de pratik yemek tarifleri için bolca arşınlıyorum bu siteleri. Son zamanlarda ise daha önce dergilerine aşina olduğum Lezzet.com sitesi üzerindeki pratik yemek tariflerine takmış durumdayım. İşten eve gelince vakit darlığında kolayca yapabildiğim, lezzetli ve yapması eğlenceli tarifler mutfağa girmeyi yük olmaktan çıkarıyor. Dilediğim tarife videolu, fotoğraflı olarak ulaşabiliyorum. Ölçüler de hiç öyle milimetrik değil, kolayca ölçülebilir türden kaşıkla, bardakla... Ayrıca misafir ağırlarken kısa sürede hazırlayabileceğim, farklı tariflere de var. Arada gıcıklık yapıp işin sırrını kimselere vermediğim de oluyor tabi. Kısaca internetin sunduğu birçok yemek tarifi sitesi ve uygulamalar sayesinde; bekarken yemek pratiği bir kaç tariften oluşan ben evlendikten sonra mutfakta aşçı olacağım neredeyse.

Ev işlerinde ise gene internet en büyük kurtarıcım YouTube. Kurucularına her gün duacıyım. Süper 3'lü Steve Chen, Chad Hurley ve Jawed Karim seviliyorsunuz canlarım. Hayır onlar olmasa nerden bilecektim ütüyü, fırın derecesini, perde takmasını.

Kısaca yeni evlenecekler hiç korkmayın arkanızda lebi derya gibi internet var. Klavyeye basın gelsin. Bu değerli tavsiyelerim için de beni de unutmayın.









18 Şubat 2017 Cumartesi

Güzel Haberler Yolda



Bu aralar tatlı bir telaş içindeyim. Bir önceki yazımda en yakın arkadaşımın çocuk beklediğinden bahsetmiştim. Doğum yaklaştıkça heyecanım giderek artmakta... İlk hediyesi ise elbetteki yarı teyzesi olan benden oldu. Cinsiyeti o ara belli olmadığından turuncu renklerde karar kılmış, annesi ve babası gibi enerjik (motorcu maceraperest bir çift) olacağının sinyallerini çoktan hissetmiştim. Geçtiğimiz günlerde de cinsiyetinin kız olacağı haberini aldım. Annesinin küçüklüğünün sarışın olduğunu belirterek küçük bir civcivin yolda olduğunu söyleyebilirim.

Cinsiyet öğrenilip iş ciddiyete binince bu sefer haldır haldır hastane arayışlarına girmeye başladık tabi. Hamile arkadaşım hemşire olmasına karşın iş kendi doğumu olunca kılı kırk yarmak sağlıkçı da olsa şarttı. Hemşire bir annenin kızı olarak hem ben hem de annem hastane araştırmasına hemen dahil olduk. İstanbul'da en güvenilir hastaneleri araştırmaya başladık. Halen araştırmamız devam etse de bu aşamada en çok öne çıkan arkadaşıma konum olarak yakınlığı ve güvenilirliğiyle Memorial Ataşehir Hastanesi ve Memorial doktorları oldu. Hizmet sektörü memnuniyeti tecrübeyle sabit malum. Yaşamadan bilmesi imkansız. Daha önce başka bir arkadaşım Memorial Ataşehir'de doğum yapmış, doktorlar (özellikle Kadın Doğum Uzmanı Cem bey) ve sağlık personeli ile ilgili memnuniyetini çokça kez dile getirmişti. Biz de hastaneye ziyaretine gitmiş; hijyenik hasta odaları, doktorları, güleryüzlü çalışanları ve arkadaşımızın yüzünden okunan memnuniyeti ile bizden tam puan almıştı. Ben de Memorial Ataşehir Hastanesi ve Dr. Cem beyi bir kenara not almış, ilerde doğum benzeri durumlarda kesinlikle düşünülmesi gereken hastane ve doktor listesinde en başa notumu almıştım. Diğer yanda başka alternatifleri araştırmaya devam ederken ben bu konuyu tecrübeli blogger arkadaşlara neden bahsetmiyorum dedim. Ve şimdi burdayım. İstanbul'da yaşayanlar sizin önerileriniz neler? Şimdiden değerli görüşleriniz için teşekkürler.


8 Ocak 2017 Pazar

2017'nin İlk Yazısı


Dışarıda lapa lapa kar yağarken 2017'nin ilk postu ile karşınızdayım. Ülke olarak yıpratıcı olmasının yanı sıra 2016 benim için de oldukça yoğun ve yorucu bir sene oldu. Başlangıç ve alışma süreçleri yorar derler, 2016 ise benim için başlangıçların ucu bucağı olmayan bir seneydi. Evlilik süreci, İstanbul'a alışma süreci, aileden uzak kalmaya alışma süreci, yeni şehirde arkadaş edinme süreci, iş arama süreci ve nihayetinde arzulanan işe kavuşma süreci. Sizin daha okurken yorulduğunuz bu süreçlerde ben oradan oraya savruldum işte.

Evliliğe alışma süreci en ağrılı süreçlerden biriydi. İki farklı karakter bir evde. Cicim aylarından sonra (yakında 1,5 sene dolacak) evliliğin aslında nasıl bir şey olduğu ufaktan kafaya dank etmeye başlıyor. Karşılıklı sorumluluklar, evde uzun süre birlikte yaşamanın verdiği rahatlıkla değişen huylar (flört döneminde sürekli parfümle, şık gezen erkekler ev içinde hiç öyle değil bilin istedim), diğer tabirle sabah kalktığında saç baş dağınıkken, saçların kirliyken, hastalıktan dökülürken, sinirden çıldırırken birbirinizin her haline tanık olmanın apayrı bir duygusu var. İyi ki aşk evliliği yapıyorsun bir yandan zira para için katlanılabilecek bir durum değil iki taraf içinde.

İstanbul'a alışma sürecim ise tartışmasız İstanbul'un en sancılı zamanlarına geldi. Taksim, Sultanahmet, Beşiktaş ve bir çok yerde patlayan bombalarla korka korka yabancı olduğum İstanbul'u keşfe çıktım. Avrupa yakasının göbeğinde oturunca Allah'a emanet şekilde geçti günlerim. Hoş hala da öyle geçiyor. Terörün azalarak bitmesini umut ediyorum.

Aileden uzak kalma süreci ise ayrı bir sınav oldu benim gibi ana kuzusu için. İlk zamanlar ev yerleştir, adapte ol derken anlaşılmasa da eksiklikleri ilk 6'dan sonra anlaşılıyor. Neyse ki annemin daha yakın bir yere taşınması ile hafta sonu bile gelip gidebilme düşüncesi ile psikolojim artık daha rahatlattı.

Yeni şehirde arkadaş edinme sürecinde ise emin adımlarla ilerliyorum. Arkadaş dediğin güvenilir, samimi ve hoş sohbet olur felsefesi ile iki güzel insanı kattım hayatıma. Varolanlardan da elemeye gittim. Zira hayatlarımda varlıkları ile yoklukları birdi. Bu arada çocukluk dostumun da bebeği olacağı haberini aldım. Kardeşim olmadığından hemen bu anı değerlendirerek kendimi şimdiden teyze ilan ettim.

İş mevzusuna gelince İzmir'de çektiğim çile yetmezmiş gibi burada da aynı çileli maceram devam etti. Epey bir görüşme gidip, epey bir bedava iş yaptım. Her gittiğim görüşme de kendimi ifade etmekten yorulmuştum ki hiç beklemediğim bir anda işe girdim. Dilimi ısırarak dile getirmekle beraber sevdiğim işe kavuştum diyebilirim. Yaklaşık 5 buçuk aydır dijital bir ajansta Sosyal Medya Uzmanı olarak çalışıyorum. Başta Gratis olmak üzere bir çok değerli markanın sosyal medya metin ve paylaşımları elimden çıkıyor. O sebeple mutlu ve gururluyum. Sosyal medya hesaplarından bir like'ınızı alırım. Diğer yanda patronum ve iş arkadaşlarım da o kadar iyiler ki 7/24 desteklerini benden esirgemiyorlar sağolsunlar.

Özetle ilklerin dibine vurduğum, ortalamanın üzerinde bir sene oldu benim için. Şimdilik bakalım önümüze. 2017 kararlarım ise bu şekilde;
Daha fazla oku! (Şimdilik 2 tane kitap bitirdim bile.)
Daha fazla sinema & tiyatro & mekan. (membahındayken yazmadan olmazdı.)
Daha fazla film & dizi. (Sex and the City ilk dizim oldu, 2. sezona geçtim bile.)
Hafta sonu sabahları daha erken kalk. (günü uykuda yeme.)
Daha az kafayı tak. (arkadan konuşulanları, gereksiz insanları vs.)
Daha çok gez. (bu sene yurtdışı olsun artık!)
Az da olsa makyaj yap. (ruh gibi ortada dolaşma, en azından bir kalem çek, ruj sür.)
Daha fazla etkinliğe katıl. (İstanbul ücretsiz ya da uygun fiyatlı sosyal medya, dijital ve iletişim, kahve vs. seminer ve workshoplarının adeta yuvası)
Sevdiklerini daha çok ara sor. (evet yüksek dozda bir hayırsızım.)
Daha fazla blog yaz. (artık benimle de ilgilen diye isyan eden blogun sesine kulak ver.)
Kişisel domainli web sitesi aç.

Şimdilik aklıma gelen hedefler bunlar. Şayet bunları gerçekleştirebilirsem, yenileri de eklenebilir.

Yazıma burada son verirken, herkese iyi seneler diliyorum. Bir sonraki yazımda görüşmek üzere iyi bakın kendinize.